“Dilin edebiyat yapıtlarında kuralcı, ahlakçı bir şekilde kullanılması taraftarı değilim. Metne, meseleye, mekâna göre dili eğip bükmek, oynamak hoşuma gidiyor.”

Fotoğraf: Najla Osseiran’ın Canım Sulukule adlı belgeselinden, 2009.
Roman tercihlerden oluşur, aynı hayat gibi ama tek bir farkla: Hayatta nerede doğacağınızı seçemezsiniz ama romanda kimi nerede doğurmak istiyorsanız orada doğurabilirsiniz. İstanbul Suriçi’nde doğan karakterleri tercih etmenin de elbet anlamı olacak. Suriçi’nde zaman bazen bir çatlağa, bazen unutulmuş bir kapıya, bazen de bir sesin yankısına tutunarak ilerler. Vaker tam da bu çatlağın içinden sızan bir roman. Mekânın hafızayla, hafızanın dille, dilin ise hem klasik anlatıyla hem de bugünün dijital imgeleriyle çekiştiği, yer yer uzlaşıp yer yer birbirine çarptığı bir metin. İletişim Yayınları’ndan çıkan roman, okuru yalnızca bir hikâyenin peşine değil, aynı zamanda bir mahallenin çözülüşüyle birlikte kendini yeniden kurmaya çalışan bir anlatının içine çağırıyor.
Yazarın Suriçi ısrarı tesadüf değil; semtin dar sokaklarını adımlayan, surların gölgesini takip eden bir merak ve araştırma hali romanın damarlarına sızmış. Okur, metnin ritmini de buradan alıyor: Kimi zaman kentsel dönüşümün hoyratlığıyla sertleşen, kimi zaman sosyal medyanın akışkanlığıyla gevşeyen, ama daima sahiciliği arayan bir ritim bu. Dilin sınırlarını zorlayan, argo ile gündelik dil arasında salınan, bazen de kurgu içinde kendi sözlüğünü kuran bir dünya.
Vaker kentsel dönüşümün yalnızca betonla ilgili olmadığını; kültürün, dayanışmanın, belleğin nasıl söküldüğünü gösterirken, bunları bilindik bir melodramla değil, biçimsel olarak da yenilik arayan bir anlatıyla ortaya koyuyor. Sonuçta ortaya çıkan şey, Suriçi’nin kadim taşlarına dokunan ama günümüzün hızını da göz ardı etmeyen bir roman: Hem keşif hem kayıp hem de ısrarlı bir tanıklık.
Vaker hiç politika yapıyor gibi yapmadan, ilk satırından son satırına kadar politika yapan bir roman. Ne demiştik? Roman tercihlerden oluşur, aynı hayat gibi. Vaker politik bir iddiayla bağırıp çağırmayı değil ama sessizce kulağımıza fısıldamayı tercih ediyor. Kentsel dönüşüm betonu değil; hafızayı, insanı, kültürü dönüştürüyor!
Kitapta aslında ilk konuşulması gereken şey mekân tercihi. Şüphesiz edebiyat karakterleri konuşurlar, konuşturulurlar; peki ama nerede? Elbette bir mekânda. Sizin mekânınız “Buharkapı”, “Suriçi İstanbul”. Peki ama neden?
Herkes böyle mi yapar, bilmiyorum ama ben yazarken en iyi bildiğim yerden, Suriçi’nden yola çıkarak yazmayı yeğledim. Üzerinde biraz düşününce, en iyi bildiğim yerin aslında en merak ettiğim yer olduğunu, bu kadar merak edip keşfetmeye çıktığım bir yer olunca da aslında o kadar da bilmediğimi fark ettim. Vaker’i yazmadan önce elimde kitap, cebimde kalem-defterle surları keşfe çıkar, söylenenlere göre 1453’te Bizanslıların unuttuğu o kapıyı, yekpâre olmasa bile, ona dair bir ipucu, hiç değilse ufak bir gedik, bir çatlak bulurum umuduyla arar dururdum. Bu keşif gezilerimde Buharkapı’yı buldum, sonra da Vaker’i yazdım. Bu keşif bitti mi derseniz, asla!
Kitabınızın arka kapağında “edebiyat ile sosyal medya mecralarının iç içe geçmesi” ifadesi geçiyor. Yani romanın içinde klasik anlatının dışında izlenimler, görsellik, belki video-imge çağrışımları var. Bu biçimsel yaklaşım sizin için neden önemliydi? Okuyucuya ne hissettirmeyi amaçladınız?
Yazmaya başladığımda daha klasik bir metin gibiydi Vaker ama o hali içime sinmiyordu. Tanık olduğum, bildiğim, gördüğüm Suriçi bu değildi çünkü. Sonra, sosyal medyada izlediğim bir videonun çağrıştırdıkları beni bambaşka yerlere götürdü. Bu roman böyle yazılmalı diye düşündüm. İçime sinmeyen her şeyi silip tekrar tekrar yazmaya başladım.
Bu yazdığım yöntemle ilgili tek isteğim okurun sahiciliği hissetmesi aslında. Ki okurlardan gelen yorumlar da bu yönde. Bu da beni epey sevindirdi. Şimdiye kadar Çingenelerle ve Suriçi’yle ilgili onlarca roman ve öykü okudum. Elbette aralarında çok sevdiğim, etkilendiğim, dönüp dönüp okuduğum metinler var. Ama hepsini Vaker’le birlikte önüme koyup, “Hangisini okumak isterdin?” diye soracak olsalar, Vaker’i seçerdim. Okumak istediğim romanı yazdığımı düşünüyorum.
Fotoğraf: Najla Osseiran
Postmodern teknikle yazılmış bir roman diyebiliriz bu romana; buna itirazınız var mı? Sizin postmodernlikle ilişkiniz nedir? Sadece bir yenilik olarak, yenilik yöntemi açtığı ölçüde mi savunuyorsunuz? Eleştirileriniz var mı bu tür yöntemlere?
Bu kavramların epey iç içe geçtiğini, birbirleri arasında ayrım yapılamadığını düşünüyorum artık. Hiç değilse ben yapamıyorum bu ayrımı. Dolayısıyla herhangi bir savunum da yok. İsteyen istediği tekniği elbette kullanabilir, kullanıyor da. Bazıları daha büyük bir okur kitlesine ulaşıyor, bazıları pek karşılık bulamıyor. Eleştirim belki şu bağlamda olabilir: Kullanılan yöntem asıl meseleyi örtmeye, onu gizlemeye sebep oluyorsa, o metinle sağlıklı bağ kuramıyorum. Yani bu gayet öznel bir şey. Başka bir okur tam da bu sebepten o metni seviyordur belki de.
Vaker özelinde konuşacak olursam; kullandığım tekniğin/tekniklerin romandaki meseleyle uyumlu olduğunu, birbirlerine yardım ettiklerini düşünüyorum.
Anladığım kadarıyla dil sizin için çok önemli. Dil bir dünyadır, şüphesiz. Dil-mekân ilişkisi bağlamında da düşünürsek; kitapta Türkçenin yanında bir de argo ve yapay bir dil var. Bu dili kullanmak hoşunuza gidiyor mu? Bunu yeniden kurmak, üretime sokmak?
Bu “yapay” sözcüğüne takılacağım şimdi izninizle. Aslında tam aksine, doğal, sahici olan bu. Yapayla ne kastettiğinizi anlıyorum ama ben dilin edebiyat yapıtlarında bu kadar kuralcı, ahlakçı bir şekilde kullanılması taraftarı değilim. Metne, meseleye, mekâna göre eğip bükmek, oynamak hoşuma gidiyor.
Kentsel dönüşüm meselesini anlatmak önemli bir iş. Kentsel dönüşüm her şekilde kötü müdür? Kentsel dönüşüm bir mahalleye ve mahalleliye nasıl zarar verir? Kentsel dönüşüm özünde bir mahallenin sınıfsal dönüşümü müdür size göre?
Kentsel dönüşüm başlamadan önce hep olumluyu ve güzeli vaat ediyor. İddiası bu. Birileri için elbette olumlu ve güzel oluyordur ama genelde yoksulun, işçinin, emekçinin hayrına olmadığını söyleyebilirim. Şimdiye kadar gördüklerimiz bu yönde. Ayrıca evleri, binaları yıkarken sadece bununla kalmıyor; kültürü, sosyal dokuyu, anıları, dayanışmayı yıkıyor ve sınıfsal eşitsizlikleri de yeniden üretiyor.
Kaynak: K24